İstanbul Escort adamın istanbul  bostancıda escortla buluşması

Adamın istanbul bostancıda escortla buluşması

Hep böyle oluyor. Benden kaç yaş küçük, kendini beğenmiş, konuşmasını iyi bildiği halde düşünmesini bilmeyen ve asla yüz vermediğim, hatta küçümsediğim, kel ve sıska herif hiç çekinmeden sarılıyor, boynumu öpüyor, kulağımı ısırıp, "Bir gün yiyeceğim seni, dayanamayacağım" diye fısıldıyor. Sonra "Bak bu da istanbul bayan escort arkadaşım," diyerek yanmdaki kızı tanıştırıyor. Her seferinde yamnda bir başkasını getiriyor. Bunlar genellikle güzel, arabalı ve hep de paralı kızlar. Bu kızlarla beraber yemeklere çıkılıyor, kızlar hesap ödüyor. Ben cüzdanıma davrandığımda çok kızılıyor, kıymetli misafır olduğum hatırlatılıyor. Kız tuvalete kalktığında bana eğiliyor, "Dün akşam verdim, bu aksam da istiyor" diye yavşıyor. 
Bazen kızların evine çöküyor, bir hafta on gün yiyor, içiyor. Kimyasal durumlara giriliyor, cayır cayır yatılıyor. Sonra bu ilişkiler tekme tokat kavgalarla sona eriyor. Çünkü adam rahat durmuyor. Kızın kardeşine, arkadaşına, hatta annesine yazıyor. Yazmakla kalmıyor, götürüyor. Götürdüğünü de saklamıyor. "Ne güzel işte, hep beraber takılalım" olayına giriyor. Kız biraz meraklı tazeyse, "ay ne kadar da marjinaliz" deyip mutlu bile oluyor. Kavga seksten çıkmazsa, mutlaka paradan çıkıyor. Bir keresinde kızcağızlardan birinin incili kolyesini "bu sana daha çok yakışır" diye alıp getirmişti. Kız kolyesirıi geri isteyince kıyamet kopmuş. Benim haberim yoktu. 
Bir gece hep birlikte Zarife'nin yerine gittik. Zarif. Beyoğlu'nda. İşte şu oda kadar, küçücük bir yer. Birisinin doğum günü müydü, parti falan mıydı hatırlamıyorum ama, o bakla kadar yerde ellibin kişi vardı herhalde. Dışarısı yağmur, kıyamet. Bostancı bayan escort yırtamayan, bir projesini de numunehk olsun tutturamayan ne kadar adam varsa, hepsi oradaydı: Kendini Marx'a benzetmiş, nikotinden sakalları sararmış kart zamparalar; eskiden bacı takıldığı için artık adam bulamayan, yalnızhktan kalçaları genişlemiş, Süzgün hatunlar; casus mudur, nedir, ne işi var buralarda diyeceğin bir Alman gazeteci; siyahlar içinde, uzun, esmer bir adam, kel, Abdülcanbaz'a benziyor; yanında l4'ünde oğlan çocuğu gibi narin, çatlak sesli bir kız; ne olduğunu anlayamadığım bir sebepten dolayı devamlı ağlayan, güzel gözlü bir başka kız; çello çalan bir kadın; mutfakta hiç durmadan sigara saran, bir yandan da rakısını içen beyaz saçh, kovboy yelekli bir adam; Devlet Operası korosundan tombul, yanık sesli, orta yaşh kadınlar ve birlikte getirdikleri, yemek istedikleri ama belki verecek oğlanlar ve kızlar; İrlandalı uzun saçh, uzun bacaklı, gitar çalan oğlanlar; deri ceketli, kulağı küpeli, oral seks yapar gibi konuşan oğlanlar; zayıf, gözlüklü, otururken ayaklarma bakan bilgisayar programcısı oğlanlar; alemin sırtlam olmuş, kalçaları taş gibi oğlanlar; ne yapsan olmamış ablalar ve onlardan para indiren daha çelimsiz sırtlanlar... Ne yapsan olmarnış ablalar bellidir. Hani çirkindirler, sevimsiz ve kısa bacakhdırlar. Hepsi Reiki 1’dir, çok da iyi fal bakarlar. Başka çareleri olmadığı için ifrada kaçarlar. Koca kıçlarına kırmızı ekose pantolonlar giyer, saçlarırıı pembeye boyarlar. 
Irlandalı çocuklar uyuz Irlanda şarkıları çalıyor, çellocu da onlara eşlik ediyor. Hafiften sıkıyorum tabii. Nasıl karanhk bir günümdeyim anlatamam. Zayıfım, iskelet gibiyim. Siyah, dar bir pantolonum var. Eski siyah kazağımı giymişim; neredeyse dizlerime kadar uzun. Üzerine kedi tüyleri yapışmış. Kamm çekilmiş, kan şekerim düşmüş, kafam bir dünya. Saçlarımı sıkı sıkı bastırıp toplamışırn. Zaten suratım beyaz ama fondötenle iyice açmışım; sırf gözlerimi, kesif, hastahkh bir siyaha boyamışım. Hayalete benziyorum. Bu itici, karanhk görüntüden garip bir haz alıyorum. Hayattan, kendimden ve yalnızhğımdan nefret ediyorum. Abdülcanbaz'm yanında oturan, deri yelekli, büyük ihtimalle yayıncı ve sıkı bir Cumhuriyet okuru olan adam, beni kesiyor. Mekândaki ilk talibim o. Adamın gözlükleri, siyah beyaz TRT istanbul ekranına benziyor. O ekrandan etrafımdaki herkesi görebiliyorum. Herkes neceili maşrapa. İsimsiz, sıfatsız ve gereksizler. Bir fiilleri de olmadığı için cümle kuramıyorlar. Her sokak aynı çıkmazlara açılıyor. Koridorlar uzun değil. Kafalar daracık. Hiçbiri derin, tehlikeli bir macera vaadetrniyor. 
Uçsuz bucaksız bir karanhk ve içinde hiç kimse parlamıyor. Kendimi kötü hissediyorum. Adam, gözlüklerinden üzerime boşalttığı iç sıkıntısma aldırmadan, beni kesmeye devam ediyor. Bir düğmesi olsa da, kapatsam istiyorum. Benimle aynı zamana sıkışan bu nemli kalabalığın içinde boğulacak gibi oluyorum. "Aşkım...” diyor, ona dönüyorum. "Sende bırakmadığım lekeler olmasın istiyorum." Kafası iyi olduğu için cümleleri bozuk kuruyor. Sonra sigarayı elimden ahyor. Sırtını duvara yaslayıp, gülümsüyor ve "Kafam güzel," diyor, "sende bütün lekeleri bırakmak istiyorum." 
Tanıştığımız ilk günden beri küçük kazalar yaratıp, üzerimde lekeler bırakmaya uğraşıyor. “Seni dölleyeceğim” diyor, “harbiden sakat bir bebeğimiz olacak.” Bu da onun metaforu... Salata çatalından yağ damlattı, dohna kaleminden mürekkep sıçrattı, kırmızı şarap döktü, pas bulaştırdı, bir akşam sarhoş olup kustu... Kendini ortaya koyuşundaki bu rahatlığa hayret ediyorum. Her seferinde, ne kadar ileri gidebileceğini merak ediyorum. Sigarayı ona verdikten sonra, birazcık düşünüyorum. "Sakarsm oğlum sen," diyorum, "Uzeri. me dökmediğin bir şey kaldı mı. " Sözlerim fazla uzağa gidemeden aramızda bir yerde asılı kalıyor. 
"Sakarım" diyor, kazağımm kolunu yukarı sıvıyor, "Sakarım, yakarım, sakarırn, yakarım..." Sonra dibine gelen sigarayı, tenimin üzerinde gezdiriâ yor. Söndürür gibi etime bastırıyor. Yanında getirdiği kız, bu kez kumral Akmerkez ekolü, aramızdaki bu durumdan nihayet huzursuzlamyor. Işte tam o sırada Zarife türküye başladı. Sarhoştu, ayakta zor duruyordu. Elini beline dayamış, kalçasını haiif yana çıkarmış, yüzünde kaçm kurası bir tebessümle, koca göğüsleri, kahverengi gözleri ve boyununa bağladığı morlu turunculu fularıyla, bir alto soprano... Irlandalı oğlanlar çalıyor, casus Alman gazeteci de, Afrika'mn bilmem neresinden getirdiği vurmalıyla eşlik ediyor. Marx amcalardan biri, Alman'a kafayı takmış, "Afrika, Afrika" diyor, "Tarzan, Afrika..." Sonra nedense gülmekten yerlere yatıyor. Zarife bir Laz türküsü söylüyor: "Tabancam dolu mermi... Insan böyle eder mi..." 
"Sende bırakmadığım leke olmaz olur mu?" “Bak, yamk lekesi bırakıyorsun..." 
"Bunlar geçici. Zamanla yok olup gider. Ama kezzap mesela?" 
Sonra kız iyice mızıldamyor ve eve götürülmesi gerekiyor. Ikisi beraber ortaım terkederken, ben rahatlıyorum. Adam iıısam yoruyor çünkü. Karşımda oturan, yüzünü bir yerlerden fena halde hatırladığım bir herife dönüyorum. Mekândaki ikinci talibim o. "Yakışıklı çocuk," diyor Zarife, "Sahaftır. Kıyamet gibi parası var. Olmadık bir zamanda çıkagelir, cebinden bir torba taş çıkartır. Haydaaa... Sabaha kadar hapşırır durursun! Biseksüeldir. Yani alerjin varsa..." İşim olmaz. Herif kalkıp yanıma geliyor, beni bir yerden tanıdığını söylüyor. Adımı biliyor. Yüzü hakikaten tanıdık ama mümkün değil, çıkaramam. Benimle uzun mükemmel bir gece geçirdiğim iddia ediyor. O sırada Abdülcanbaz araya giriyor. "Hatırlamıyor oğlum" diyor, "Ablada en ufak bir iz yok. Kaydetmemiş seni... Yattıııız mı yani?" Abdülcanbaz herkesi tanıyor. Soııı'a bana dönüp, "Boş herif değildir ha," diyor, "Alo diyorum! Yazıyor... Güzel yazıyor." Sahiden de güzel yazıyor. Onunla Gümüşlük’te bir gece geçirdiğimizi iddia ediyor. Sabaha kadar konuşmuşuz. O zaman saçları şimdiki gibi değilmiş. Kısacık, asker traşı gibi şekilsizmiş. Saçlarım okşamışım. "Nasıl hatırlamazsın?" diyor. Saçlarını okşatıyor.
"Madem öyle, bana bir diyet kola bulsana” diyorum, “içine buz da koysurılar lütfen...” Sonra boş bir sigara yakıyorum. "Abla da sahiden şahane bir ablayrmş ya..." diyor Abdülcanbaz. 
Öyle. Şahaneyim. Kafam nal gibi. Ciddi şekilde azmış durumdayım. Heriiin bacakları biraz kısa ama idare eder görünüyor. Götürsem götürürüm. Gözleri yeşil. Yeşil gözlere de hastayım. Ne zamandır yabancı bir beden istiyorum. Tamamen yabancı bir koku, hiç tammadığım bir düzüşme. Karanlık, kötü bir şey. Sabah kalkınca kendimden nefret edeyim mesela... Iyice dibe vurayım. Canım yansın. Yeniden hissetmeye başlarım belki... Uzun süredir her yanım uyuşmuş gibi. "İşim olmaz“ diyorum Abdülcanbaz’a. Gülüyor. 
Sonra polisler geldi. Içeri girdiler ve lokantanın içki ruhsatını sordular. Zarife ile devamlı ağlayan güzel gözlü kız, bunun özel bir parti olduğunu anlattılar. Mutfakta sigara saran adam yok oldu. Marx amcalar, oturdukları yerde kıpırdandılar. Gitme zamanı gelmişti. 
Yağmura çıktım. Jurnal sokaktan Asmalımesçit'e, Isparta Palas'm önünden aşağıya, Otel Mercure'ye yürüyecek ve bir taksiye binip eve gidecektim. Annemle babam, bir kız çocuğunun büyümesine uygun bulrnadıkları Asmalımescit'i, ben üç yaşındayken terketmişlerdi. Oysa, uygunsuzluk duruma göre değişirdi. Bela insanı en güvenli olması gereken yerde bile bulurdu. Zaten sakmdığın göze çöp batardı. Nişantaşı, Salacak ya da Asmahmescit, hiç farketrnezdi. 
Herifm geceyi başka bir yerde uzatma teklifini geri çevirmiştim. Yeşil Rize Otelinin ışıkları bile söndüğüne göre, vakit epeyce geç ohnahydı. Herife yüz verseydim kendimi eve bıraktırır, kapıda arıza çıkarıp atlatırdırn diye hayıflanıyordum. Ne zaman gerçekten kadın olacağım, böyle küçük ayrmtıları unutmayacağım diye düşünüyordum. 
"Şşşşt" dedi, biri arkamdan. l-Iızlandım. Ben çıkarken Abdülcambaz'm “kaç bakalım” der gibi güldüğünü hatırladım. Her zaman tramplene çıkıyor ama bazen atlayamıyordum. Sonra herkesin alaycı bakışları altında traplenden iniyor, havuz kenarındaki sıradan yerime dönüyordum. Atlasam, düşsem, klorlu su ciğerlerime dolsa, nefessiz kalsam, Ölsem... Bu fikir hoşuma gitmedi ama akhmı dağıttı. Şimdi taksiye bineceğim, o da beni eve götürecek. Kapıyı hem kilitleyip hem zincirleyeceğim. Hayat dışarıda kalacak. Rahat bir nefes alacağım. Belki bir bira içip bigisayara bakacağım. Bir ihtimal eski sevgilim arayacak. Gelecek, sevişeceğiz. Daha sıkı bir adam görmedim. Havası yerindeyse harikalar yaratır. 31'e kadar sayar mesela: 27, 28, 28, 28... 24, 25, 26, 25... 29. 28. 27... 30. 30. 30... 3 l'de takılır. "Daha ne kadar dayanırım dersin" diye sorar. 
"Yoo!" derim, "Hayır..." 
O zaman “hayır deme," diye inler, "buna dayanamıyorum." Kontrolünü kaybetmesi beni deli eder. Sadece bir “hayır”la dağıhvermesini izlemek için, saatlerce sevisebilirim. Sonunda mutlaka teslim olur. "ŞŞŞt." Saçımdan tutuyor ve tek koluyla boğazıma sarılıyor. Dirseğiyle boynumu kıstırıyor, "Karşı koyarsan seni doğduğuna pişman ederim" diye fısıldıyor. Beni Isparta apartmammn kapısmdan içeri çekiyor. "Elimde kezzap var," diyor, "yüzünü mahı vederirn." Tramplene çıkıyorum. Dizlerim titriyor. 
"Burası benim doğduğum yer" diyorum. 
"Biliyorum." 
"Büyük halam hâlâ 4. katta oturuyor." 
"Bu akşam evde yoklar. Gidip kapıyı çalalnn ml?" 
"Bunu yanına bırakmam..." 
"Hoşuna gidecek." 
Beni duvara dayayınca, yüzünü seçebiliyorum. Genzimdeki klorlu su, kulaklarımı yakıyor. Burnum düşecekmiş gibi sızlıyor. Ani bir dürtüyle Öksürüp, kloru yere tükürüyorum. Bir türlü ölmüyorum. "Sürpriz!" diyor. 
"Allah belam versin! Hakikaten korktum. Oğlum manyaksm sen..." 
"Korkmaya devam etsen iyi olur..." 
"Neden döndün?" 
"Seni yemek için. " 
Montunun iç cebinden sarı plastikten, kapağı kırmızı bir Şişe çıkartıyor. Şişenin üzerinde kezzap yazıyor. 
"Çok pis kokar oğlum," diyorum, "bırak onu. Hadi gidip döner yiyelim. Kan şekerim düştü. Üşüyorum." 
Sesim kendime yabancı geliyor. "Bambi'ye yürüyelim, hayır ashnda taksiye binelim. Soğuk..." 
“Saçmalama” diyorum, “hakikaten üşüdüm. Iyi değilim.” Bir sigara yakıyorum. Ellerim titriyor Daha ileri gidecek mi diye düşünüyorum. 
"Anlasahm," djyorum, "3 l'de kesin geleceksin. Gelmezsen bir leke düŞüIIüI'üZ Gelirsen, ben kazanırım. Tamam nu?" 
"Tamam," diyor, "sonra. " 
"Ne yani?" 
"Sözümü tutmazsam?" 
"Sözünü tutmayı isteyeceksin. Hep 31 isteyeceksin." 
"Yok ya?" 
“Böyle kadın yemedim. Sen de biliyorsun.“ 
“Bak sen?" 
"Bakış açısı," dedim, "kullan ya da yitir." Bu bir zamanlar okuduğum bir Richard Bach kitabından akhma gelen bir geyikti. Sonra Bambi’ye kadar yürüdük. Karakedi’de her zamanki gibi Emel Sayın çalıyordu. Şu anda ölsem, zevkten ölmüş olurum. Aman Tanrım, bu ben miyim gerçekten? Bu sarışm bombalarm, bu kuzeyin solgun güneşine uyum sağlasm diye tenleri taze sağılmış süt gibi beyaz yaratılmış," bu iki afeti devran kadınm arasında, nefeslerini duyacak kadar yakın yatan gerçekten ben miyim? Ben “Böcek Bayram”. Şu an yattığım bu yatak, bu iki sarışm kadın, ancak en hedonist cennet tasvirlerinde olabilecek kadar mükemmel ve kutsal benim için. Oysa ki ben bir böcekten daha fazlası değildim bundan önceki hayatımda, daha doğrusu H.Ü. yani “Huristan Önce”. Huristan neresi mi?.. Basık tavanlı, güneş almayan, kışm soğuk, yazın sıcak olan odamda; annemle babamın hayatları boyunca biriktirdikleri ve evin her odasırn işgal eden, evin gerçek sahibi olan kitaplar; sandıklarda, raflarda duran, duvarları sarmalamış, sayfaları sararmış kitaplar arasmda sürünerek geçirdim hayatımı. Annemle babamm hayatta her şeyden çok değer verdikleri kitapları. Takıntıları o kadar hastalıklı bir hal almıştı ki birbirlerinden ve benden nefret ettikleri halde sadece kitapları paylaşamadıkları için ayrılmayı hiç beceremediler. Tam 35 senedir birlikte çürüyorlar, kitapları gibi. Içinde ben ve porno dergileriınden başka insan suretinin bulunmadığı odamda; kendimi bir böcek gibi hissederek yaşadım bu güne kadar. Üstüme üstüme gelen ama aynı zamanda dünyayla tek bağım olan kitaplardan başka bir hayatım olmadı hiç. Ağlamaklı suratla dolaşan bir anne ve bana her zaman “Sen bir böceksin ve asla insan olamayacaksın. Ne bilirsin ki böceklerden başka!” diyen asker emeklisi bir baba ile birlikte. Tam 33 sene. Ailef me, çevremdekilere, kendirne kızarak, korkarak geçirdim günlerimi. Bu korkuyu hayal dünyalara dalmaktan ve 3 1 çekmekten başka yolla atmayı bilmeyen bir böcek olarak. 
Hiç konuşulmayan bir evde büyüdüğüm için hiç sosyal hayatım olmadı. Evdeki ahşkanhktan ve ergenlikte musallat olan, sonra da geçmek bilmeyen kekemelikten ötürü mecbur olmadıkça konuşmadan geçirdim hayatımı. Derslerden başka ilgilenecek bir şeyim de olmadı. Hiç kız arkadaşım olmadı. Önce erkek lisesinde sonra Fen Fakültesinde diğer çocukların muhabbetlerini dinledim hep. Sevgilileriyle nasıl iş pişirdiklerini ballandıra ballandıra arılatırlarken. Yemek için sıra beklerken, teneffüslerde, tuvalette sigara içerken, ders sırasmda birbirlerine anlatırken dinledim onları. Bahsettikleri insanları dergilerdeki kızlar gibi canlandırdırn gözümde hep. Kocaman göğüsler, pırıl pırıl bacakları ve davetkâr bakışlarıyla porno dergilerin kızları! Hem onlarla konuşmaya da gerek yoktu. Birinin belindeki doğum lekesini, diğerinin memesinin üstündeki beni ezbere bilecek kadar çok bakmıştım onlara. Ne yapabilirdirn ki başka? Eciş bücüş suratım, kapkara saçlarım, pörtlek gözlerim, çelimsiz vücudumla ve “me-, me-,merha-haba” diye mi yaklaşacaktım gerçek kızlara. Kelimenin sonu gelmeden kız çoktan gitmiş olurdu, ben de zaten heyecandan harcadığım enerjiden ruhumu teslim ederdim oracıkta. Tam 33 sene bir kadına dokunmanın ne demek olduğunu bilmeden sadece kafamda kurarak yaşadım. Siz hayatında hiç çilek yememiş bir insana çileğin tadımn anlatılabilecegini sananlardan mısınız? 
Ve sonra o gün. Araştırma görevlisi olarak çalıştığım fakülteden karınaltındayaşayanzan isimli bir böcek türü hakkında araştırma yapmarm istediklerinı', bu konunun uzmarıı ekibin ise Huristan denilen bir ülkede yaşadığım söyledi hocalarım. Beni oraya gönderip tüm masraflarırm karşılayacaktı üniversite. Bana düşen sadece bavulumu alıp gitmekti. Aslainsanlaşamayacakbirböcek olarak yaşayan ben hayatımm fırsatım yakalamıştım. Ve işte şimdi. Buradaki ilk sabahım. Dün sabah lstanbul’daki kokuşmuş semtimden, evimden çıktım. Annemle babamın nemrut suratlarını son bir kez gördüm. Her gün olduğu gibi işe gittiğimi zannettiler, elimde içinde kitaplarımın olduğu tek bir bir çanta vardı. Yarım gün süren bir yolculuktan sonra buraya vardım: Huristan’a. Yaşadığım yeri bırakıp gitmek daha önce hiç hayal edemediı ğim bir şeydi. Ama yaptım işte. Bu hayatımda kendim için verdiğim ilk karar. Benden başka kimse kuzeyin en uç noktasındaki bu ülkeye, bu bitmek bitmeyen gündüzlerin geceleri kovaladığı senenin alışılmamış coğrafyaya gelmeyi kabul etmezdi zaten. Buradaki ilk gecem. Kambur sırtımı bir kabuk gibi saran siyah pardösüm, siyah şapkam, elimde bir çanta dolusu kitapla şehre vardım. İç içe geçmiş spiraller şeklinde büyümüş olan bu şehir, çevremde gördüğüm her insan, her sokak, her tabela o kadar yabancıydı ki bana kendimi başka bir gezegende gibi hissettim. Dönüp dolanıp hiçbir yere varamadıktan sonra karşıma çıkan ilk bara girdim. Barm adı  “Utopya”. Duyularım içerdeki ışığa ve yüksek sesli müziğe ahştıktan sonra çevreme bakmdım. Bir salon dolusu sapsarı hatun ve parmakla sayılabilecek kadar az adam olan bir yerde olduğumu fark ettim. Kokularını içime çekerek, geçerken vücuduma sürtünen popoları hissedip heyecanlanarak, gördüğüm her yüze ömrüm boyunca bakmak isteyerek bara yanaştım. Bu kadınlar dergilerdekilerden bile güzellerdi. Barmenden bir tekila istedim ve çevremi seyretmeye koyuldum. Gördüklean inamlınazdı, kostümler giyinmiş birbirinden güzel kadınlar etrafta dolamyordu. Üstlerinde minicik deri şortlar ve metal aksesuarlar olan deri çizmeleri dizlerinin üstüne kadar çıkan iki kadın bana yanaştı. Kadınların ilkinin dizlerine indirdim bakışlarımı. Göz göze gelirsek haddimi aşacakımsım gibi hissettim. Kalbim ağzımda, aletim havada, gözlerim kadının dizlerinde öylece durdum bir süre. Sonra ikisi de birer yanıma geçip içki içeceklerini ve onlara katılmamı istediklerini söylediler. Duydum ve itaat ettim. Artık farkında olmadan öldüğüme ve cennette insan olarak dirildiğime, böcekliğimden kurtulduğuma inanmaya baslannşUm ki, sağ kulağımı bir dilin yaladığım hissettim. Gerisini hatırlamıyorum, orada bayılrrnsım. Kızlar beni ayıltıp, bir üst sokakta birlikte yaşadıkları eve götürmüşler. 
Daha önce hiç içki içmemiştim. Bu ilkti. Kızlarm evine gittikten sonra içtiğim kahvelerden sonra ancak biraz kendime geldim. Başım dönüyordu dönmesine ama dilim çözülmüştü nasıl olduysa. Bu garip ülke, bu içki denen şeytan icadı, bir de bu kızlar birleşip bana seneler önce yitirdiğim konusma yetimi geri verdiler sanki. Huristan dilıni bilmesem de evrensel dille anlaştık. Sonra ise 33 yaşma kadar dilsiz bir böcek olarak yaşamış olan ben yani Bayram; bu deri giysili, altın saçh, iyi yürekli iki kadın benden ne isterlerse yapmaya karar verdim. Bu da hayatımda kendim için verdiğim ikinci karar oldu. Sonrasında olanlar ise “Alis Harikalar Diyarında” yaşananlarm bile boy ölçüşemeyeceği şaşırtıcılıkta bir masal olarak gelişti. Olağanüstü güzellikteki 4 meme, 2 ağız, 4 bacak ve daha neler neler sabaha kadar sarmaladılar etrafımı. Benim gibi bir adamın daha ayak bastığım ilk gün bu kadar şansh olabileceğimi hayal etmek gökkuşağınm altından geçmeyi düşlemek kadar inanılmaz değil mi? Bu yumuşacık, titrek memeler, yuvarlak kalçalar, sapsarı saçlarm üzerinde dağıldığı vücutlar gerçek oysa ki. Uyandığımdan beri çimdikliyorum kendimi. Utanmasam kalkıp aynaya bakacağım hayatımda ilk defa. Bende bir değişiklik oldu hissediyorum. Ben artık bir insamm. Ben artık mutlu bir insanım. Üstümdeki o ağır yükten, o sevimsiz, o eskimiş eşya kokusunu andıran esanstan, bir kınkanath olduğuma inanmaktan kurtuldum. Kara kuru adarrılarm, hatta bir zamanlar böcek olmuş olanların bile hayatlarını kurtarabilecek bir diyarda yaşıyorum. Burada herkese yetecek kadar gündüz ve gece, kar ve buz var. Bir de ancak en hedonist zihinlerde biçimlenebilecek zevk-ü sefa âlemlerinde huri olabilecek kadar güzel kızlar.
loading...